Masal

Ormandaki çalar saat

Ormana gezmeye gidenlerin kaybettiği bir çalar saat ormanın ortasın da tek başma duruyormuş. Artık zamanı gösterecek kimse yokmuş çevre sinde, ama çalışmaya devam ediyormuş. Saniyeleri, dakikaları ve saatleri göstermek göreviymiş çünkü.

Bir gün, iki küçük kır faresi saati görmüşler.

“İyi günler, iyi günler şapkalı bey”
“Tik-tak,tik-tak” diye çalışmaya devam etmiş çalar saat.

Farelerden biri saate doğru biraz daha yaklaşıp şöyle demiş:
“Siz bir düğme misiniz yoksa?”
‘Tik-tak, tik-tak…”
“Hayır hayır” demiş diğeri. “Bu daha çok bir hayvana benziyor”
Saat tiktaklamaya devam ediyormuş.

Hayvan lafını duyunca birinci fare daha da korkmuş:
“Acaba bu hayvan fare de yer mi!”

Ama saat artık bu kadar gevezelikten bıkmış. Tik tak çalışmanın ötesinde birden zıırrr diye çalmaya başlamış. İki fare arkalarına bile bakmadan ormana kaçmışlar. Biraz kendilerine gelince de ormanda koca kediden bile tehlikeli bir hayvanın bulunduğunu, önlerine çıkan herkese anlatmaya başlamışlar. Bunu duyan iki şahin saatin yanma gelmişler:

‘İyi günler bayım! Siz gerçekten sabah kahvaltısında fare mi yersiniz?”;
‘Tik-tak, tik-tak” diye çalışmaya devam etmiş saat. Şahinler göz göze gelmişler. Bu garip nesnenin kendileriyle neden konuşmadığını anlayamıyorlarmış.

“Siz uçabilir misiniz?” diye sormuş birisi. Saat yine sorulardan bıkmış: Büyük bir gürültüyle zırrr diye çalmaya başlamış. Şahinler saatin yanından uzak ağacın tepesineuçmuşlar. Orman halkına da aşağıda yaygaracı bir demir tavuğun bulunduğunuanlatmışlar. Bunun üzerine iki kirpi ormanın yeni üyesini meraketmiş.
“Siz bilgine benziyorsunuz” demiş bir tanesi.

Ama saat artık sürekli rahatsız edilmekten rahatsızmış: Zırr diye basmış çığlığı.
Kirpiler uzaklaşırken “ormana bir bilgin geldi” diye anlatmışlar gözlemlerini.

Ağaçtaki baykuş bu olup bitenleri izliyormuş. “Şu yaygaracı saatiçin neden bu kadar gürültü koparırlar anlamıyorum!” demiş ve kocaman kanatlarıyla daha sakin bir köşeye uçmak için havalanıvermiş.
Saat baykuşun kanatlarının çıkardığı sesten öyle korkmuş ki, ağzından tek bir ses çıkmış:
‘Tık.”
Bu onun son tik-tak’ı olmuş. Susmuş. Ondan sonra saat bir daha zamanı göstermemiş.

Etiketler: , , , , , , , ,

26 Mayıs 2011 tarihinde admin yazdı. Yorum yapın »

Yaramaz yıldız

Bir varmış, bir yokmuş…

Sonsuz uzay boşluğunda yaşayan bir yıldız ailesi varmış. Anne yıldız çok büyük bir güneşmiş. Babayıldız gelip onun etrafında dolanmaya başlamış. Bir süre sonra anne yıldızdan minik bir parça kopup abi yıldız doğmuş. Daha sonra da minik yaramaz yıldızcık. Yıldız ailesi mutlu bir şekilde etraflarına ışık saçarak yaşıyorlarmış.

Her gün minik yıldız küçük gezilere çıkıyormuş,oyun oynamak için.Küçük göktaşlarıyla, uzaytozlarıyla oyunlar oynuyormuş.

Annesi de hersabah onu; “Sakın yörüngemden uzaklaşma, çekim alanımda oyna !” diye uyarıyormuş.

Minik yıldız yine bir gün oynamaya dalmış veannesinden çok uzaklaşmış.İlginç göktaşlarıyla oynarken bir kara delik görmüş. Taşları karadeliğe atmaya başlamış. Taşlar yok oluyormuş çok meraklanmış. Eğilip onları aramaya çalışırken kara deliğe yuvarlanı vermiş.Kara delik onu dünyaya göndermiş. Dünyanın atmosferine girince, minik yıldızın ateşi sönmüş. Büyük bir denize düşüvermiş. Anne yıldız, baba yıldız, abi yıldız mimik yıldız ortalarda görünmeyince çok meraklanmışlar. Onu aramaya başlamışlar. Abi yıldız kara deliğin hemen yanında minik yıldızın ayakkabısını bulmuş. Böylece minik yıldızın kara deliğe düştüğünü anlamışlar. Minik yıldızı bulmak için üçü el ele tutuşup kara deliğe atlamışlar. Kara delik onları da dünyaya göndermiş. Onlarında ateşleri sönmüş, minik yıldızın düştüğü denizdeki aynı yere düşüvermişler.

Uyandıklarında bir de bakmışlar ki ; minik yıldızcık başlarında bekliyor. Birbirlerine sarılıp , kucaklaşmışlar. Bu denizde yüzlerce değişik canlı yaşıyormuş.Rengarenk balıklarla, yosunlarla, bitkilerle burası kocaman bir dünyaymış.

Yıldız ailesinde çok büyük bir değişim olmuş suya düştüklerinde.Hepsi deniz yıldızına dönüşmüşler. Minik yıldızın da canı artık hiç sıkılmamış. Oynayacak bir sürü şey ve arkadaş bulmuş kendine. Annesinin yanından da hiç uzaklaşmamış artık.

Ayşen Gacan Gülbağ

Etiketler: , , , , , , ,

26 Mayıs 2011 tarihinde admin yazdı. Yorum yapın »

Çiçeksiz ova

Bir zamanlar yemyeşil ovaların baharla şenlendiği, herkesin gitmek isteyip basmaya kıyamadığı güzel mi güzel, yeşil mi yeşil bir ova varmış. Bu ovanın adı çiçeksiz ovaymış. Çiçeksiz ovanın yemyeşilliğini bozan tek kusuru da bu adındaki sorunmuş. Yani çiçeksizmiş bizim güzel ova. Belki de dünyanın hiçbiryerinde olmayan öyle güzel, öyle yumuşak çimleri varmış ama, bu çimenleri taçlandıracak çiçekler yokmuş. Etrafı dağlarla çevrili güzelim ovanın tek üzüntüsü de buymuş. Çevresine bakınır “neden benim de altın gözlü güzel yüzlü çiçeklerim yok” diye hayıflanır dururmuş. Dağlara, bulutlara, üzerinde uçan kuşlara sorarmış, hiç biri kulak asmazmış sorularına. Birgün küçük bir serçe zıp zıp zıplarken üstünde ona sormaya karar vermiş ova.

-Küçük serçe dinlesene beni! Küçücük minicik serçe bu çınlayan sesin nereden geldiğini anlayamamış önce sonra farketmiş ki altındaki yeşil halı misali ova dilegelmiş konuşmakta,

-Sen konuşabiliyor musun? diye merakla sormuş ucubucağı görünmeyen ve kendisine göre çok ama çok büyük olan bu arkadaşa

-Tabii, demiş ova, sen nasıl konuşabiliyorsan ben de öyle konuşabiliyorum. Aslında biliyor musun çevremizdeki herşey konuşur ama, çoğunlukla biz duymayız, çünkü dinlemeyiz.

-Doğru, demiş serçe, bunca zamandır üstünden gelir geçerim seni hiç duymamıştım. Ama bugün karnım açtı ve küçük bir solucan bulabilmek ümidiyle kondum üzerine, onun için kulak vermiştim sana.

-Haklısın, demiş ova, çoğunlukla birşeyler beklediğimiz zaman dinleriz karşımızdakini, üzerime konman çok iyi oldu küçük kuş benim de sana soracağım birşey vardı ama önce karnını doyurmalı, bak hemen arkanda bir solucan var şimdi afiyetle ye onu da sonra konuşalım benim derdimi. Minik serçe gerçekten de bir iki zıplama ötesinde görmüş küçük solucanı ve hoop afiyetle indirmiş midesine. Sonra dönüp yeni dostuna teşekkür etmiş.

-Gerçekten çok oldu bu kadar lezzetlisini yemeyeli, haydi anlat bakalım şimdi derdini, Ova önce derin bir iç geçirmiş

-Biliyor musun serçecik benim hiç çiçeğim yok, etrafta birsürü dağ ova var hepsi bayram yeri gibi ama benim sadece yemyeşil çimenlerim var tek bir çiçek yok üzerimde bu rengi şenlendirecek, demiş.

Serçe bakınmış, gerçekten daha önce hiç dikkat etmediği bir şekilde çiçeksiz olduğunu farketmiş ovanın. Ama bunu ona söyleyip daha fazla üzmek istememiş yeni dostunu.

-Evet haklısın belki çiçek yok ama ömrümde gördüğüm en güzel yeşile, en yumuşak çimene sahipsin sen, demiş.

-Çok iyisin minik kuş bunu ben de biliyorum, sakın çimenlerimi ve bu halimi sevmediğimi sanma ama ne olurdu çiçeklerim de olsaydı, ne olurdu birtanecik de olsa şöyle güneş yüzlü bir papatyacığım olsaydı. Yeni arkadaşının üzüntüsünü anlayan ve bu sorunu çözmeye karar veren kuş,

-Bak şimdi gidiyorum ama yarın güneş doğarken geleceğim sana ve yanımda bir sürpriz getireceğim, diyerek uçup gitmiş.

Ova bu küçük kuşun kendi büyük derdi karşısında sıkılıp, çaresizliğini yüzüne vurmamak için kaçtığını düşünmüş. “Eh, demiş kendi kendine, sen koskoca ova yüzyıllardır derdine bir çare bulamadın da bu minik kuş mu bulacak sana deva” diye alışkın olduğu hüzünle dalıvermiş gecenin içine. Karanlıkta herşeyi unutup uykuya dalarmış ova. Gece onun tüm sıkıntılarınI yokeder, kucağında uyuturmuş. “Hem, dermiş, çiçeklerim olsaydı bile gece görünmezlerdi ki” böylece gece daha rahat eder, kendini bu şekilde teselli edermiş. Sabahın ilk ışıklarıyla serçenin sesini duymuş ova birdaha yanına hiç uğramayacağını düşündüğü küçük arkadaşı gelmiş üzerine konmuş,

-Benim güzel dostum, yeşil ovam hadi uyan demiş. Hayatı boyunca hiçkimse ona böyle seslenmediğinden bu sözler karşısında her zamankinden farklı uyanmış o sabah, gülümseyerek, aydınlanarak başlamış güne.

-Bak, demiş serçe, bak sana kimi getirdim, benim en iyi dostumu, kanatlarıma dolarak uçmamı sağlayan yorulduğumda yavaşça kucaklayan, en büyük desteğimi, rüzgar’ı getirdim. Senin derdine bulursa o bulur çareyi. Benim bildiğim çiçek dolu heryere tohumları o götürmüş, o saçmıştır. Biryerden topladığı tozları, başka yerlere tohum edip aynı renkleri oraya da bulaştırmıştır. Ova biraz kırgın, biraz mahzun seslenmiş rüzgara; -Ey dağları taşları dolaşan, herşeyi savuran rüzgar, bu küçük serçenin dostu, doğanın taşıyıcısı rüzgar, heryeri çiçeklendirdin, rengarenk boyadın da beni niye renksiz bıraktın böyle.

-Ah güzel ova, ah yeşil ova, demiş rüzgar en üzgün sesiyle, bilmez miyim ben seni, ne güzel ne serin olduğunu, nasıl çiçeklere layık, ne zarif ve asil olduğunu, ama sen de bilirsin ki, dört yanın yalçın dağlarla çevrilidir, sanki sıkıca sarmışlardır etrafını, kucaklar gibi, ve öyle serttir ki kayaları sana tohum getirmeme izin vermezler. Ama dün serçe bana seni anlatınca, sevgili yağmura gittim, anlattım derdini, şu arkadaki dereden yardım istedik bulduk çareni, Yalnızlığının ömür boyu süreceğini düşünen ova kendisi için bunca varlığın elele verdiğini düşününce sevincinden çıldıracak gibi olmuş -Peki demiş peki nasıl yapacaksınız bunu nasıl çiçeklendireceksiniz beni,

Rüzgar deöiş ki: -Dere başladığı yerdeki çiçek tohumlarını alacak senin için, güneşe dereyi buharlaştırırken tohumları da taşıyacak gökyüzüne yağmur alacak tohumları ben de bulutların senin üstüne gelmesini sağlayacağım. Böylece yağan yağmurla birlikte tohumlarda karışacak toprağına. Sen de kısacık bir zaman sonra çiçekleneceksin. Ova sevincinden deliye dönmüş , hem artık çiçekli olmanın hem de yalnız olmadığını bilmenin sevinciyle daha önce olmadığı kadar mutlu olmuş.

Hemen işe koyulmuş bizimkiler. Dere tohumları almış, güneş derenin suyunu buharlaştırmış, bulut yapmış, bulutları taşımış rüzgar ovanın üstüne, yağmur olmuş yağmış bulut tohumlarla birlikte. Toprağına karışmış ovanın. Birkaç gün sonra ova rengarenk çiçeklerle altıngözlü papatyalarla dolmuş Derler ki dünyanın en mutlu ovası olmuş. Çiçekleri ve dostlarıyla birlikte…

Etiketler: , , , , , , ,

26 Mayıs 2011 tarihinde admin yazdı. Yorum yapın »

Sevgi ağacı

Bir zamanlar, uçsuz bucaksız bir kum çölünün ortasında, yemyeşil yapraklarıyla dibine gölge ve serinlik veren bir ağaç varmış. Çölün kavurucu ve acımasız sıcağı, kumları kızdırır ama bu ağacın yeşil yapraklarını kurutamazmış. Kızgın güneş ne yaparsa yapsın, yapraklar hep yeşil ve parlak olurmuş. Güneşin sıcağından bunalıp kaçan tüm hayvanlar, bu ağacın gölgesinde dinlenir, esen rüzgarın tüylerini okşayışına kendilerini kaptırıp, uyuklarmışlar kaygısızca. Ağacın dalları arasına yuva yapmış olan kuşlar, yaprakların gölgesinde güneşten korunup, kanat çırparak daldan dala uçuşur, şarkılar söylermişler mutluluk içinde.

Çölün ortasında, kızgın kumlarla çevrili bu ağacın nasıl beslendiğini mi merak ediyorsunuz? Söyleyeyim: Sevgi ve mutlulukla beslenirmiş bu ağaç. Diğer ağaçlar gibi topraktaki suyu ve besinleri çölde bulamadığı için, sevgi ve mutluluktan sağlarmış gereksinimini. Bu ağacın sevgiden oluşan besini, diğer tüm ağaçlardan ayrı bir özellik katarmış ona. Yaprakları daha canlı, gölgesi daha serin, gövdesi daha güçlüymüş. Ona “Sevgi Ağacı” derlermiş.

Gölgesinde barınan havyanların sevgisi, dallarında ötüşen kuşların neşesi, ağacı sevindirirmiş. Bu uçsuz bucaksız çölde işe yaradığını anlayıp, daha çok sevgi ve mutluluk yaymak için yaşarmış. Güneş bile, o kavurucu sıcağını tüm çöle yayan, suyu buharlaştıran, toprağı kurutan acımasız güneş bile, ona sevgiyle eğilir, ışınlarını ağacın üstüne yansıtmamaya çalışırmış. Ağaç, dibindeki hayvanların sevgisi çoğaldıkça büyür, büyüdükçe dallarını açar, yapraklarını kabartır, daha çok gölge yapmaya çalışırmış. Rüzgar da onu pek severmiş. Çölde köşe bucak dolaşıp, kumları öfkeyle bir yerden ötekine savurup duran rüzgar bile, ağacın çevresine gelince yumuşar, gölgesinde uyuklayan hayvanları serinletmeye çalışırmış. Hafif hafif estikçe, ağaç da yapraklarını sallar, çöl sıcağını uzaklaştırırlarmış el birliğiyle.

Çöl ortasındaki Sevgi Ağacı, gölgesinde yaşayan hayvanların sevgi ve mutluluğuyla beslenip büyürken, gölgesindeki hayvanları da mutlulukla doyururmuş. Ağacın gölgesinde kediyle fare kucak kucağa uyurken, köpekler kedilerin tüylerini yalarmış. Ağacın gölgesi büyüdükçe, altında daha çok hayvan barınır olmuş. Ağacın yaprakları büyüdükçe kalp biçimini alıyor, sevgiyle çarpıyormuş “pıt, pıt” diye.

Bir gün, tüm havyanlar Sevgi Ağacı’nın gölgesinde mutluluk içinde yaşayıp giderken, uzaktan bir tilkinin kumlar üzerinde sürünerek ağaca doğru geldiğini görmüşler. Hepsi birden el etmişler tilkiye, “Çabuk yürüsün, ağacın gölgesine sığınsın” diye. Tilki tam ağaca yaklaşacağı sırada, sıcak çöl güneşi onun tüm gücünü emivermiş. Zavallı tilki, bitkin bir durumda kumlar üzerinde serilip kalmış boylu boyunca. Hemen üç küçük çöl faresi, kumların arasında yuvarlana yuvarlana, ölmek üzere olan tilkiye koşmuşlar. Kuyruğundan ve ayaklarından çekiştire çekiştire, ağacın gölgesine taşımışlar onu bin bir güçlükle.

Tilki kendinden geçmiş bir durumda, ağacın gölgesinde hareketsiz yatarken, tüm hayvanlar sevinç çığlıkları atmışlar: “Yaşasın tilkicik kurtuldu” diye. Hepsi de Sevgi Ağacı’nın gölgesinin tilkiyi iyi edeceğini, bitkin ve baygın yatan tilkinin bir süre sonra kendine geleceğini biliyorlarmış. Sevgi Ağacı, çevresindeki havyanların düşündüklerini doğrularcasına, kalp biçimindeki yapraklarını eğmiş tilkinin üzerine. Dallarını ve yapraklarını sallamış, serinletmiş sıcaktan bitkin düşen tilkiyi. Sonra rüzgar yardıma gelmiş. En yumuşak okşayışıyla serin serin üflemiş tüylerini. Diğer hayvanlar sevinç gösterisini sürdürmüşler, “Ağaç daha çok beslensin, tilkiyi kurtarsın” diye. Kuşlar cıvıl cıvıl ötüşmüşler, “Yapraklara renk gelsin, pıt pıt kalp gibi çarpsın” diye.

Sevgi ve mutluluk ilacını alan tilki, yavaş yavaş kendine gelmeye başlamış. Önce soluk almış derinden. Ciğerlerine sevgi ve mutluluğu çekmiş bir nefeste. Kanı ısınmış. Kuyruğunu sallamış mutlulukla. Ayaklarını oynatmış yavaşça. Kendine gelip gözlerini açınca, çevresinde oynaşan, mutluluk çığlıkları atan havyanlara bakmış gülümseyerek. Sevgi Ağacı onu iyileştirip, eski gücüne yeniden kavuşunca, kendine gelmiş ve birden ayağa kalkmış. Şöyle bir gerindikten sonra silkinmiş. Tüylerine yapışmış çöl kumlarını temizlemiş daha güzel görünmek ve rahatlamak için. Kumlardan arındıktan, Sevgi Ağacı’nın gölgesinde mutluluğu kana kana içip, kendine geldikten sonra, tüm hayvanlara teşekkür etmiş, yardımlarını esirgemeyip, kendisini hayata döndürdükleri için.

Ama tilki bu rahat durur mu? Hayvanların arasında dolaştıkça sinsi sinsi, birinden aldığını diğerine, bire bin yalan katıp, aktarmaya başlamış. Hayvancıklar eskisi gibi birbirlerini sevgiyle okşayacaklarına, birbirlerine hırlamaya başlamışlar. Dişlerini gösterip, bir diğerini kovalamışlar düşmanca. Onların birbirlerine kızıp hırlamaları tilkiyi pek sevindirmiş. Sinsice gülmüş: “Yaşasın, aralarındaki dostluğu yıktım” diye. Dosluk ve sevgi yıkılıp, hayvanlar birbirlerine düşünce, birlikteliklerinden doğan güçleri kalmayacak, tilki de bir yolunu bulup, tek tek tuzağa düşürüp yiyecekmiş havyanları. Kurgusunu sinsice uygularken düşünememiş Sevgi Ağacı’na zarar verdiğini. Havyanların birbirlerine olan sevgisi ve güveni azalınca, ağaç beslenemez olmuş. Önce yaprakları küçülmüş, mutluluk suyunu içemediği için. Sonra güneşin yakıcı ışınlarına engel olamamış. Küçülen yaprakların arasından sızan ışınlar, gölgesini azaltmış. Barış yok olmuş. Barışın yerini korku ve kuşku almış. Kuşlar dallar arasında kaçışıp durmuşlar, tilkinin tuzağından kurtulmak için. İçlerine bir korkudur girmiş. Korkan kuş ötebilir mi? Susmuşlar hepsi de. Sevgi olmayınca güçsüz kalan ağacın dalları zayıflamış, yaprakları dökülmüş süzülerek. Rüzgar da yardım edemez olmuş ağaca. Sıcak kumlar üflemiş gölgesine. Tüm hayvanlar, kum fırtınalarından korunmak için kovuklara sinmişler, birbirlerinden uzak. Kaçışan, kovalanan hayvanlar varmış ağacın tükenmek üzere olan gölgesinde…

Bu duygusal yıkımı gören üç küçük fare bir kenara çekilip, aralarında bir plan yapmışlar; Diğer hayvanlar görmeden, kimse ne yapmak istediklerini bilmeden, tilki duymadan. Bir gün tilki sıcakta uyuklarken miskin miskin, yanına yaklaşmışlar sessizce. Zayıflamış gölgeden sürükleyerek, kızgın çöl kumunun üzerine taşımışlar tilkiyi uyandırmadan. Sıcak çöl güneşi durur mu? Hemen atılmış tilkinin üzerine. Daha önce yarım kalan işini bitirmiş. Almış tilkinin tüm gücünü. Sıcak çöl güneşi tilkinin gücüyle doyarken, üç küçük fare, zayıflamış gölgenin altında duran diğer hayvanlara seslenmişler. Aralarındaki kavgaya son vermelerini, yoksa sevgi ağacının tümüyle güçsüz kalacağını, kendi sonlarının da tilkininkinden pek farklı olmayacağını anlatmışlar dilleri döndüğünce. Önce hayvanlar homurdanmış ve farelerin sözlerine kulak asmak istememişler, ama her an gücü tükenen Sevgi Ağacı’nın acı dolu yakarışları ve ağlayarak dökülen yapraklarını görünce çaresiz boyun eğmişler söylenenlere. Birbirlerine sarılıp özür dilemişler. Eskisi gibi barış, sevgi ve mutluluk içinde yaşamak istediklerini dile getirmişler ağlayarak. Utanç gözyaşları oluk oluk aktıkça, birbirlerine duydukları kini temizlemiş kalplerinden. Sonra, kıpır kıpır çarpıntılarla sevgi yeniden filizlenmiş. Çiçekler açmaya başlamış kalplerde. Gülmüşler olanlara, kurnaz tilkinin yaptıklarını düşünüp. Kuşlar da ötmeye başlamışlar mutluluğu müjdeleyerek. Aralarındaki sevgi yeniden yeşerince, Sevgi Ağacı da susadığı mutluluktan içmiş kana kana. Böylece Sevgi Ağacı yeniden canlanıp büyümeye başlamış. Hem de eskisinden daha güçlü ve daha görkemli olmuş…

-Yaşamları eski günleri aratmayıp daha da iyi olunca, tüm hayvanlar bir araya gelmişler. Bir tanecik Sevgi Ağacı’nı korumak istemişler. Onu her yere yaymak için kuşlar görevlendirilmiş. Kuşlar sevgi ağacının tohumlarını uçurup, her gittikleri yere dikeceklermiş. Böylece, Sevgi Ağacı bir yerde solup, yok olmaya yüz tutsa da, bir başka yerde büyümeye devam edebilecekmiş. Sevgi Ağacı’nı olası tehlikelerden uzak tutmak ve onu daha güvenle büyütmek için, görünmez yapmaya karar vermişler. Kuşlar, görünmeyen Sevgi Ağacı tohumlarını,
dünyanın her yerine yaymışlar.

Zamanla her yerde Sevgi Ağaç’ları büyümüş, kocaman yaprakları, upuzun dallarıyla birbirlerini kucaklamışlar, “Tüm sevgiler ve mutluluklar birleşsin, birbirlerinin gücüne güç katsın” diye.

Etiketler: , , , , , , ,

26 Mayıs 2011 tarihinde admin yazdı. Yorum yapın »

Rapunzel

Bir zamanlar bir kadınla kocasının çocukları yokmuş ve çocuk sahibi olmayı çok istiyorlarmış. Gel zaman git zaman kadın sonunda bir bebek beklediğini fark etmiş.

Bir gün pencereden komşu evin bahçesindeki güzel çiçekleri ve sebzeleri seyrederken, kadının gözleri sıra sıra ekilmiş özel bir tür marula takılmış. O anda sanki büyülenmiş ve o marullardan başka şey düşünemez olmuş. “Ya bu marullardan yerim ya da ölürüm” demiş kendi kendine. Yemeden içmeden kesilmiş, zayıfladıkça zayıflamış.

Sonunda kocası kadının bu durumundan öylesine endişelenmiş, öylesine endişelenmiş ki, tüm cesaretini toplayıp yandaki evin bahçe duvarına tırmanmış, bahçeye girmiş ve bir avuç marul yaprağı toplamış. Ancak, o bahçeye girmek büyük cesaret istiyormuş, çünkü orası güçlü bir cadıya aitmiş.

Kadın kocasının getirdiği marulları afiyetle yemiş ama bir avuç yaprak ona yetmemiş. Kocası ertesi günün akşamı çaresiz tekrar bahçeye girmiş. Fakat bu sefer cadı pusuya yatmış, onu bekliyormuş. “Bahçeme girip benim marullarımı çalmaya nasıl cesaret edersin sen!” diye ciyaklamış cadı. “Bunun hesabını vereceksin!”

Kadının kocası kendisini affetmesi için yalvarmış cadıya. Karısının bahçedeki marulları nasıl canının çektiğini, onlar yüzünden nasıl yemeden içmeden kesildiğini bir bir anlatmış.

“O zaman,” demiş cadı sesini biraz daha alçaltarak, “alabilirsin, canı ne kadar çekiyorsa alabilirsin. Ama bir şartım var, bebeğiniz doğar doğmaz onu bana vereceksiniz.” Kadının kocası cadının korkusundan bu şartı hemen kabul etmiş.

Birkaç hafta sonra bebek doğmuş. Daha hemen o gün cadı gelip yeni doğan bebeği almış. Bebeğe Rapunzel adını vermiş. Çünkü annesinin ne yapıp edip yemek istediği bahçedeki marul türünün adı da Rapunzel’miş.

Cadı küçük kıza çok iyi bakmış. Rapunzel on iki yaşına gelince, dünyalar güzeli bir çocuk olmuş. Cadı bir ormanın göbeğinde, yüksek bir kuleye yerleştirmiş onu. Bu kulenin hiç merdiveni yokmuş, sadece en tepesinde küçük bir penceresi varmış.

Cadı onu ziyarete geldiğinde, aşağıdan “Rapunzel, Rapunzel! Uzat altın sarısı saçlarını !” diye seslenirmiş. Rapunzel uzun örgülü saçlarını percereden uzatır, cadı da onun saçlarına tutuna tutuna yukarı tırmanırmış.

Bu yıllarca böyle sürüp gitmiş. Bir gün bir kralın oğlu avlanmak için ormana girmiş. Daha çok uzaktayken güzel sesli birinin söylediği şarkıyı duymuş. Ormanda atını oradan oraya sürmüş ve kuleye varmış sonunda. Fakat sağa bakmış, sola bakmış, ne merdiven görmüş ne de yukarıya çıkılacak başka bir şey.

Bu güzel sesin büyüsüne kapılan Prens, cadının kuleye nasıl çıktığını görüp öğrenene kadar her gün oraya uğrar olmuş. Ertesi gün hava kararırken, alçak bir sesle “Rapunzel, Rapunzel! Uzat altın sarısı saçlarını !” diye seslenirmiş. Sonra da kızın saçlarına tutunup bir çırpıda yukarı tırmanmış.

Rapunzel önce biraz korkmuş, çünkü o güne kadar cadıdan başkası gelmemiş ziyaretine. Fakat prens onu şarkı söylerken dinlediğini, sesine aşık olduğunu anlatınca korkusu yatışmış. Prens Rapunzel’e evlenme teklif etmiş, Rapunzel’de kabul etmiş, yüzü hafifçe kızararak.

Ama Rapunzel’in bu yüksek kuleden kaçmasına imkan yokmuş. Akıllı kızın parlak bir fikri varmış. Prens her gelişinde yanında bir ipek çilesi getirirse, Rapunzel’de bunları birbirine ekleyerek bir merdiven yapabilirmiş.

Her şey yolunda gitmiş ve cadı olanları hiç farketmemiş. Fakat bir gün Rapunzel boş bulunup da. “Anne, Prens neden senden daha hızlı tırmanıyor saçlarıma?” diye sorunca her şey ortaya çıkmış.

“Seni rezil kız! Beni nasıl da aldattın! Ben seni dünyanın kötülüklerinden korumaya çalışıyordum!” diye bağırmaya başlamış cadı öfkeyle. Rapunzel’i tuttuğu gibi saçlarını kesmiş ve sonrada onu çok uzaklara bir çöle göndermiş.

O gece cadı kalede kalıp Prensi beklemiş. Prens, “Rapunzel, Rapunzel! Uzat altın sarısı saçlarını !” diye seslenince. cadı Rapunzel’den kestiği saç örgüsünü uzatmış aşağıya. Prens başına neler geleceğini bilmeden yukarıya tırmanmış. Prens kederinden kendini pencereden atmış. Fakat yere düşünce ölmemiş,

yalnız kulenin dibindeki dikenler gözlerine batmış. Yıllarca gözleri kör bir halde yitirdiği Rapunzel’e gözyaşları dökerek ormanda dolaşıp durmuş ve sadece bitki kökü ve yabani yemiş yiyerek yaşamış. Derken bir gün Rapunzel’in yaşadığı çöle varmış. Uzaklardan şarkı söyleyen tatlı bir ses gelmiş kulaklarına.

“Rapunzel! Rapunzel!” diye seslenmiş. Rapunzel, prensini görünce sevinçten bir çığlık atmış ve Rapunzel’in iki damla mutluluk göz yaşı Prensin gözlerine akmış. Birden bir mucize olmuş, Prensin gözleri açılmış ve Prens görmeye başlamış. Birlikte mutlu bir şekilde Prensin ülkesine gitmişler. Orada halk onları sevinçle karşılamış. Mutlulukları ömür boyu hiç bozulmamış.

Etiketler: , , , , , , ,

26 Mayıs 2011 tarihinde admin yazdı. Yorum yapın »

Su ve Çiçek

Günün birinde bir çiçekle su karşılaşır ve arkadaş olurlar. İlk önceleri arkadaşlık olarak devam eder ilişkileri. Tabii ki her zaman lazımdır arkadaşlık birbirini tanımak için. Gel zaman git zaman, çiçek o kadar mutlu olur ki suyun yanında, içi içine sığmaz olur artık ve anlar ki suya aşık olmuştur. İlk kez aşık olan çiçek etrafa kokular saçmaya başlar “Sırf senin hatırın için ey su,” diye. Öyle bir zaman gelir ki artık su da içinde çiçeğe karsı bir şeyler hissetmeye baslar. Fark eder ki “Çiçeğe aşık oldum.” Ama su da ilk defa aşık oluyordur. Günler ve aylar birbirini kovalar ve çiçek “Acaba su beni sevmiyor mu?” diye düşünmeye baslar. Çünkü su pek ilgilenmemektedir çiçekle… Hâlbuki çiçek alışkın değildir böyle bir sevgiye. Ve dayanamaz bir gün, çiçek suya “Seni seviyorum.” der. Su “Ben de seni seviyorum.” diye cevaplar. Aradan zaman geçer ve çiçek yine suya “Seni seviyorum.” der. Su “Ben de.” der. Çiçek sabırlıdır. Bekler, bekler, bekler… Artık öyle bir duruma gelir ki, çiçek koku saçamaz olur artık etrafa. Ve son kez suya “Seni seviyorum.” der. Su da “Sana söyledim ya, ben de seni seviyorum.” der.

Ve gün gelir çiçek yataklara düşer. Hastalanmıştır çiçek artık. Rengi solmuş, çehresi sararmıştır çiçeğin. Yataklardadır artık çiçek, su da başında bekler öylece çiçeğin yardımcı olmak için. Ama bellidir ki artık çiçek ölecektir ve son kez zorlukla başını döndürerek çiçek, suya der ki: ”Seni ben gerçekten seviyorum.” Çok hüzünlenir su bu durum karşısında ve son çare olarak bir doktor çağırır. Doktor gelir ve muayene eder çiçeği. Muayeneden sonra söyle der doktor: ”Hastanın durumu ümitsiz, artık elimizden bir şey gelmez.” Su merak eder sevgilisinin ölümüne sebep olan hastalık nedir diye, ve sorar doktora “Hastalığı nedir?” diye, Doktor söyle bir bakar suya ve der ki “Çiçeğin bir hastalığı yok dostum, bu çiçek sadece susuz kalmış, ölümü onun için.” der. Ve anlar ki su artık, sevgiliye sadece “Seni seviyorum.” yetmemektedir..

Etiketler: , , , ,

24 Mayıs 2011 tarihinde admin yazdı. Yorum yapın »

Dürüst Oduncu

Evvel zaman içinde bir ormanın kenarında küçük bir köy varmış. Bu köyün erkekleri ormanda odun keser, sonra kestikleri odunları satarak geçimlerini sağlarlarmış. Bu odunculardan bir tanesi köyün en dürüst oduncusuymuş.

 

Hiç yalan söylemez, kendi kazandığından başkasında gözü olmazmış. Bir gün, bu dürüst oduncu odun kesmeye ormana gitmiş. Baltasını bir ağacın dibine bırakıp başlamış kesebileceği bir ağaç aramaya. Gözüne bir ağacı kestirdikten sonra baltasını bıraktığı yere gitmiş. Ancak baltasını bıraktığı yerde bulamamış. Sağa bakmış yok, sola bakmış yok.

 

Çaresiz başlamış ağlamaya. “Ben şimdi ne yaparım ne ederim. Baltam olmadan nasıl odun keser para kazanırım” diyerek gözyaşı dökmüş. Oduncunun halini gören orman cini, oduncunun haline acımış. Hemencecik altından bir baltayı oduncunun yanına göndermiş. Oduncu “Benim baltam altından değildi” diyerek baltayı almamış. Orman cini bu sefer gümüşten bir baltayı oduncunun yanına göndermiş. Oduncu “Benim baltam gümüşten de değildi” diyerek gümüş baltayı da almamış.

 

Orman cini bu kez de oduncunun kendi baltasını göndermiş. Oduncu kendi ağaç saplı demirden baltasını görünce sevinmiş. “İşte benim baltam bu!” diyerek baltasını omzuna atmış. Orman cini oduncunun dürüstlüğü karşısında memnun kalmış.

 

Oduncuya hem altın, hem gümüş baltayı hediye etmiş. Aldığı hediyelere çok sevinen oduncu, neşe içerisinde köyünün yolunu tutmuş. Köyde karşılaştığı odunculara başından geçenleri anlatmış. Altın ve gümüşten baltaları gören diğer oduncular hemen baltalarını alıp ormana koşmuşlar. Ormanda baltalarını kaybetmiş gibi yapıp ağlamaya başlamışlar. Orman cini de hepsine birer altın balta göndermiş.

 

Oduncular altın baltaları görünce “İşte bizim baltalarımız!” diyerek baltaları sahiplenmişler. Orman cini oduncuların açgözlülüklerine çok kızmış. Oduncuların baltaları eski haline dönüşmüş. Bununla da kalmayıp baltaların sapları çıkmış, başlamış sahiplerinin kafasına inmeye. Oduncular, kaçıp canlarını zor kurtarmışlar. Bir daha da açgözlülük yapmamaya söz vermişler.

Etiketler: , , , , , , ,

21 Nisan 2011 tarihinde admin yazdı. Yorum yapın »

Tilki ile Keçi

Kurnaz tilkinin biri yaşadığı ormanda gezintiye çıkmış. Hem yürüyor hem de çeşit çeşit kurnazlıklar düşünüyormuş. Kuyruğunu sallaya sallaya gezinirken bir anda neye uğradığını şaşırmış. Adımını atmasıyla kendisini bir kuyunun içerisinde buluvermiş. Bir hoplamış, iki zıplamış, kuyudan çıkamamış. Bakmış olacak gibi değil kuyruğunu kıvırıp oturmaya başlamış. “En iyisi birisinin gelip beni kurtarmasını bekleyeyim” diye düşünmüş.

 

Bu sırada o civarda otlamaya çıkan keçi, kuyunun yanından geçerken kuyunun dibinde oturan tilkiyi görmüş. Kuyunun başına gelerek tilkiye seslenmiş:

- İyi günler tilki kardeş! Bu kuyuda ne arıyorsun? Diye sormuş.

Tilki yanıt vermiş:

- Hiç canım, dışarısı çok sıcak, burası ise oldukça serin. Bende biraz dinleneyim diyerek buraya indim. Haydi, sende yanıma gel biraz laflayalım, diyerek keçiyi çağırmış.

 

Keçi, kurnaz tilkinin oyunundan habersiz, öneriyi kabul etmiş. Kuyunun içine atlayarak tilkinin yanında durmuş. İşte geldim tilki kardeş diyerek, başlamışlar konuşmaya. Tilki ile keçi bir süre konuşmuşlar. Sonunda sıkılan tilki:

- Haydi, artık buradan çıkalım keçi kardeş, yalnız kuyu biraz yüksek. İkimiz de tek başımıza yukarıya çıkamayız. En iyisi yardımlaşalım, demiş. Keçi, tilkinin önerisini kabul etmiş.

 

Tilkiye nasıl çıkacaklarını sormuş. Tilki, keçiye nasıl çıkacaklarını anlatmış.

- Ben senin sırtına çıkarsam yukarıya çıkabilirim. Sonra sana kuyruğumu uzatırım, sen de kuyruğuma tutunup çıkarsın. Keçi yine tilkinin söylediklerine inanmış. Geçmiş kenara, tilkide keçinin sırtına çıkıp kolayca kuyudan dışarıya çıkıvermiş.

 

Tilki yukarı çıkınca keçi aşağıdan seslenmiş:

- Sen yukarı çıkmayı başardın tilki kardeş. Haydi kuyruğunu uzat, bende çıkayım, deyince tilki alaylı alaylı gülmüş:

- Kusura bakma keçi kardeş. Sen oldukça ağırsın.

Kuyruğumu uzatırsam senin ağırlığına dayanamaz kopar. Benim sahip olduğum en değerli varlığım kuyruğumdur. Ondan vazgeçemem. Sen artık başının çaresine bak. Benden sana bir öğüt, yürürken bastığın yere dikkat et. Hadi iyi günler, diyerek oradan uzaklaşmış. Keçi, tilkinin oyununa çok sinirlenmiş ama yapabileceği bir şey de yokmuş. Çaresiz oturup kendisini kurtaracak birisini beklemeye başlamış.

 

Bir daha da kurnaz tilkinin oyununa gelmemeye kendi kendisine söz vermiş.

 

Etiketler: , , , , , , ,

21 Nisan 2011 tarihinde admin yazdı. Yorum yapın »

Yoksul Ayakkabıcı

Geçmiş zamanların birinde yaşlı bir adam ve karısı eski bir kulübede yaşarlarmış. Yaşlı adam kulübesinin bir odasında ayakkabı yaparak geçimini sağlarmış.

 

Bir gün ayakkabıcı, yaptığı ayakkabıları satarak kazandığı paraya deri almış. Aldığı deri ancak bir ayakkabı yapılacak büyüklükteymiş. Deriyi masasının üzerine bırakmış. Sonra kapısını kapatıp odasına çekilmiş.

 

Sabah olduğunda ayakkabıcı gözlerini açmış. Yatağında oturup gerinmiş. Yapacağı ayakkabıyı aklında şekillendirmiş. Sonra yataktan kalkıp kahvaltısını etmiş. “Artık işe koyulma vakti geldi” diyerek dükkânının kapısını açmış. Bir de ne görsün! Akşamdan ayakkabı yapmak için masanın üzerine bıraktığı derinin yerinde çok güzel bir çift ayakkabı durmaktaymış.

 

Ayakkabıcının şaşkınlıktan gözleri faltaşı gibi açılmış. Ayakkabılar o kadar güzelmiş ki ayakkabıcı hemen onları camın kenarına koyup müşteri beklemeye başlamış. Az sonra giyiminden kuşamından zengin olduğu belli olan bir müşteri kapıdan içeriye girmiş.

- İyi günler, ben şu camın önünde duran ayakkabıları almak istiyorum. Fiyatı önemli değil. Hayatımda gördüğüm en güzel ayakkabılar bunlar, diyerek ayakkabıları iyi bir fiyattan almış.

 

Ayakkabıcı yaptığı satıştan mutlu hemen gidip iki çift ayakkabı yapmaya yetecek kadar deri almış. Deriyi getirip masasının üzerine bırakmış. Daha sonra gidip yatmış. Sabah kalkar kalkmaz hemen dükkânına koşmuş. Kapıyı açtığında masanın üzerinde bu sefer iki çift harika ayakkabı durmaktaymış.

 

Ayakkabıcı çok sevinmiş. Ayakkabıları alıp camın kenarına yerleştirmiş. Ayakkabıları çok geçmeden iyi bir fiyattan satmış. Hemen gidip daha çok deri almış. Tabi bu arada ayakkabıları kimin yaptığını da çok merak ediyormuş. Aldığı derileri masasının üzerine bırakıp yatağına çekilmiş. Sabah masasının üzerinde bir yığın ayakkabı durmaktaymış. Ayakkabıcı bu ayakkabıları da hemencecik satıvermiş.

Artık kazandığı para ile uzunca bir süre geçimlerini sağlayabilecekmiş. Kazandığı paraların bir kısmına yine deri almış. Masasının üzerine bırakmış. Fakat ayakkabıcı bu birbirinden güzel ayakkabıları kimlerin yaptığını öğrenmek için de can atıyormuş. Gece dükkânda saklanıp ayakkabıları yapanları öğrenmeyi kafasına koymuş. İşi bitince dükkândan çıkmayıp bir dolabın içerisine saklanmış. Vakit gece yarısı olduğunda dükkânın kapısı açılmış. İçeriye minik cinler girmeye başlamış.

 

Cinler, dans ederek derilerin yanına gidip başlamışlar kesip biçmeye. Kesilen deri parçaları yapıştırılmış, boyanmış, bağcıklar takılmış. Cinler işlerini öyle çabuk bitirmişler ki az sonra dükkânda, sayısız ayakkabı durmaktaymış. İşlerini bitiren cinler, yine geldikleri gibi dans ederek çıkıp gitmişler.

 

Ayakkabıcı saklandığı yerden çıkmış. Hemen karısının yanına koşup gördüklerini anlatmış. Karısı da duyduklarına inanamamış, kendilerine ayakkabıları yapan cinlere teşekkür etmeyi kararlaştırmışlar. “Nasıl yapsak nasıl etsek de cinlerin yaptığı iyiliğe karşılık versek” diye düşünmüşler.

En sonunda hazırladıkları yiyecekleri masanın üzerine bırakmışlar. Ertesi sabah dükkanda yiyeceklerden eser yokmuş. Yiyeceklerin yerinde ise daha önce kimsenin görmediği güzellikte ayakkabılar duruyormuş.

 

Cinler o günden sonra bir daha gelmemişler. Yaşlı ayakkabıcı ise kazandığı paralarla ömrünü yoksulluk çekmeden geçirmiş. Ayakkabıcı minik ayakkabı cinlerini her hatırladığında minnet duyuyormuş. Kim bilir? Belki onlar şu anda başka bir yerlerde, geceleri dans edip ayakkabı yapıyorlardır.

 

Etiketler: , , , , , , ,

21 Nisan 2011 tarihinde admin yazdı. Yorum yapın »

Prenses ve Çirkin Kurbağa

Evvel zaman içinde bir prenses varmış. Bu prensesin en sevdiği oyun, altın topuyla sarayın bahçesinde oynamakmış. Bir gün yine altın topunu alarak bahçeye çıkmış. Altın topu “hop hop” diye atıp tutarak oynamaya başlamış. Prenses sarayın bahçesinde bulunan küçük bir gölün kıyısına varmış. Burada oturarak altın topuyla oynamaya devam etmiş.

 

İşte tam bu sırada havaya attığı topunu tutacağı sırada, top ellerinden kayarak yerde yuvarlanmaya başlamış. Prenses yerde yuvarlanan topunun peşinden koşmaya başlamış.

Ancak top “cup” diye gölün sularına gömülmüş. Prenses çaresizce gölün kıyısına oturup, başlamış gözyaşı dökmeye, “Benim güzel altın topum, ben seni şimdi nasıl alayım” diyerek ağlıyormuş. Bu sırada bir ses duyulmuş;

- Güzel prensesim ne oldu neden ağlıyorsun?

Prenses sağa sola bakınmış, ancak sesin nereden geldiğini anlayamamış. Daha dikkatli bakınca sesin, gölün kıyısında durmuş kendisine bakan kurbağadan geldiğini anlamış.

Kurbağa, prensese doğru bir iki zıplayıp yaklaşmış ve sorusunu tekrarlamış;

- Ne oldu güzel prensesim, neden ağlıyorsunuz?

Prenses karşısında konuşan bir kurbağa görünce çok şaşırmış. Şaşkınlığını üzerinden atan prenses kurbağaya:

- Bana annemden hediye olan altın topum gölün içerisine yuvarlandı. Herhalde topum şimdi gölün dibindedir.

O top benim için dünyadaki birçok şeyden daha değerlidir, diye üzülmüş.

Kurbağa, prensesin ayaklarının dibine gelerek:

- Güzel prensesim, size topunuzu geri getiririm, ancak benimde karşılığında sizden bir dileğim olacak, demiş.

Prenses, kurbağanın dileğini sorunca çirkin kurbağa cevap vermiş;

- Sizin yanınızda sarayda yaşamak istiyorum.

Prenses kurbağanın dileğini kabul etmiş. Kurbağa bunun üzerine suya dalıp gözden kaybolmuş. Az sonra ağzında altın bir topla suyun üzerinde belirmiş. Topuna yeniden kavuşan prenses sevinç içerisinde sarayın yolunu tutmuş.

Prensesin uzaklaştığını gören kurbağa arkasından seslenmiş;

- Güzel prensesim, hani yanınızda sarayda yaşayacaktım! Oysa siz beni burada unuttunuz, deyince prenses uzaktan gülerek seslenmiş;

- Senin gibi çirkin bir kurbağa benim gibi güzel bir prensesin yanında yaşamaya lâyık değildir, demiş ve sarayın kapısından içeriye girmiş.

 

Akşam olunca sarayda kral, kraliçe ve prenses yemek masasına oturmuşlar. Tam yemeği yiyecekleri sırada odanın kapısı vurulmuş. İçeriye giren hizmetçi saraya bir kurbağanın geldiğini prensesin davetlisi olduğunu, içeriye girmek için izin istediğini söyleyince, kral şaşırmış ve meraklı meraklı kızına bakmış. Kızı da o sabah gölün kıyısında olanları anlatmış. Bunun üzerine kral kızına;

- Eğer kurbağaya topunu kurtardığı için bir söz vermişsen bunu yerine getirmelisin, diyerek kurbağanın içeri davet edilmesini istemiş.

 

Az sonra kapı açılmış, küçük bir kurbağa zıplaya zıplaya gelip yemek masasının yanında durmuş. “Herkese iyi akşamlar!” diyerek bir sıçrayışta prensesin tabağının yanına konmuş.

 

Kral da kurbağaya “İyi akşamlar!” diyerek kurbağa için de bir yemek tabağı istemiş. Bunun üzerine kurbağa “Benim için tabak getirmelerine gerek yok, ben prensesin tabağından yerim” diyerek başlamış yemekleri yemeye. Prenses kurbağaya çok sinirlenmiş ama “Nasıl olsa yemekten sonra çıkar gider” diye düşünerek sesini çıkartmamış. Ne var ki, kurbağa yemekten sonra gitmemiş.

 

Uykusu geldiği için prensesin yatağında yatmak istediğini söylemiş. Babasından çekinen prenses çaresiz bunu da kabul etmiş. Kurbağa, prensesin yatağına zıplayarak, yumuşak yastığına bir güzel uzanmış. Sinirini belli etmeyen prenses de kurbağanın yanına yatıp uyumuş. Sabah olduğunda kurbağa, prensesi uyandırmış.

- Kalkın güzel prensesim, sizden bir isteğim daha var. Bunu da yerine getirirseniz saraydan gideceğim, diyerek prensesin burnunun ucuna kadar yaklaşmış. Prenses, kurbağanın gideceğini duyunca sevinmiş, ama bunu belli etmeden sormuş:

- Söyle bakalım bu sefer ne isteyeceksin?

Kurbağa, prensesin gözlerinin içine bakarak;

- Beni öpmenizi istiyorum prensesim, deyince prenses “imkansız!” diye bağırmaktan kendini alamamış. Kurbağa ise gülümseyerek kendisine bakmaktaymış. Prenses “Aman canım ne olacak bir kerecik öpüversem. Nasıl olsa bundan sonra bir daha bu sevimsiz kurbağayı görmeyeceğim” diye düşünerek, kurbağanın suratına bir öpücük kondurmuş. Prenses, kurbağayı öper öpmez ortalığı beyaz bir ışık kaplamış. Işık, prensesin gözlerini aldığından etrafını göremiyormuş. Az sonra ışık kaybolmuş.

 

Fakat az önce kurbağanın bulunduğu yerde yakışıklı mı yakışıklı bir genç duruyormuş. Prenses gördükleri karşısında, şaşkınlık içinde kalmış.

Bir süre sonra şaşkınlığını üzerinden atan prenses konuşmaya başlamış:

- Siz de kimsiniz, burada duran kurbağaya ne oldu?

Yakışıklı genç, prensese cevap vermiş.

- Güzel prensesim, ben uzak bir ülkenin prensiyim. Beni, kötü kalpli bir cadı, büyü yapıp kurbağa şekline soktu.

 

Büyünün bozulması için, bir prensesin yanında bir gece geçirip prensese kendimi öptürmem gerekiyordu. Sizin sayenizde sonsuza kadar kurbağa olarak kalmaktan kurtuldum.

Lütfen prensesim benimle evlenip ülkeme gelmek ister misiniz? Prenses, prensin teklifini kabul etmiş. Annesi ile babasından da izin aldıktan sonra dillere destan bir düğün yapılmış.

Prenses yeni ülkesine doğru mutluluk içerisinde yola çıkmış.

 

Etiketler: , , , , , , ,

20 Nisan 2011 tarihinde admin yazdı. Yorum yapın »

1234
Kaynaklar Kaynaklar